Bu kitapta yer alan yazılar, ilk karşılaştığımda bana tuhaf, hatta bilmecemsi gelen bir resimle konusma çabası içinde ortaya çıktı. Konuşma, diyorum. Tek yönlü bir anlamlandırmadan kaçınmak istedim. Resim kendi kendine de konuşsun, kendi serüvenini ve biçim yasasını benim aracılığımla bir kez daha sahnelesin istiyordum. Kuşkusuz, resmin anlamını, hatta “mesajını” yakalama gibi bir çaba da vardı, özellikle başlangıçta. İlk yazının psikanalitik yorum denemesi bu ihtiyacın ürünüdür. Ama aradan bir süre geçtikten sonra yeniden okuduğumda gereksiz değilse bile yetersiz göründü bu deneme. Çünkü bir yandan yapıtı anlamış, hiç değilse bir yönünü anlamlandırmış oluyordum; ama bir yandan da yapıtın bilmecemsi niteliği azalmamıştı benim için, hatta artmıştı. Dahası, yapıt başka sorular da bekliyor gibiydi. Henüz söylemediği, belki de söylemekten hep kaçınacaği bir şey vardı. Son iki yazı, bu yetersizlik ve çözümsüzlük duygusunun ürünü.

İlk yazı Defter dergisinde, ikincisi “Sanat Dünyamız” da çıktı. Sonuncusu ilk kez bu kitapta yayınlanıyor.

“Sfenks’i öldüren şey, sorduğu bilmeceye Oipidus’un verdiği doğru cevaptı. Sanat yorumlarının da gelip dayandığı böyle bir tehlike anı var: Yanıta bazı sorular yöneltiriz, ama bulduğumuz cevabın başlangıçtaki soruyu silmesi de mümkündür. Bir bilmecedir yapıt, bilinmeyen ve bilinmek isteyen şey. Yorumcu, yapıtı yorumlarken (icra ederken) saydamlaştırır da onu. Yapıtın bilinme isteğine uyuyor, onun gereklerini yerine getiriyordur; ama bu saydamlaşma, yapıtın sorusunun (bir soru olan yapıtın) kaçırılmasına da yol açabilecektir. Adorno, dönüp arkasına baktığında hiçbir şey göremeyen kişinin durumuna benzetmişti bunu: Birinin gözlerini sırtımızda hissetmişizdir, başımızı çevirip bakarız ama kimse yoktur, önümüze döndüğümüzde aynı duygu yine başlar. Mithat Şen’in resimleriyle uğraşmak da böyle bir deney oldu benim için…”